Pera Palas Oteli’nin Kubbeli Salon’unda özenle hazırlanmış çay sofrasında, Barbara Cartland romanlarından tanıdık, İngiliz soylularının kullandıklarını andırır gümüş kaplama çay takımlarıyla servis edilen kokulu çaylarımızı
yudumlarken, minik dört renkli piramit pastalar, üzeri pudra şekerli meyve şişleri, çilekli tartaletler, limonlu eklerler, etli salatalıklı kanepeler atıştırıp, tavanın yuvarlak cam kesmeli dört parçadan oluşan kubbelerini, Art Nouveau tarzı renkli vitray işlemelerini, ağır, varak ferforje kristal karışımı Murano avizelerin aydınlattığı ahşap zemini, damarlı Carrera mermer sütunları hayranlıkla seyrediyoruz. Schiedmayer ve oğulları tarafından Stuttgart’ta üretilmiş piyanonun tuşlarından akıp gelen yumuşak melodi bizi çok eski zamanlara taşıyor.Biraz daha çay alır mısın anne, diyor kızım.
Evet, çok iyi olur. Teşekkürler.
Burada mı yazacağız? Yoksa evde mi?
Yazı öncesi koyu bir sohbetin içine yuvarlanıyoruz, yaptıklarımız, yapacaklarımız hakkında konuşuyoruz, ajandalarımıza gelecek buluşmaları, faaliyetleri not alıyoruz. Ayrılıkların farkını kapatma telaşındayız. Sonra yazıya geliyor sıra. Neler yazabiliriz diye düşünüyoruz. Yanında defteri olmayanlar kâğıt ödünç alıyor diğerlerinden. Yazının büyülü dünyasına girebilmek için fotoğraflar çekiyoruz, kimimiz farklı masalarda oturmayı deniyor. Broşürlere göz gezdiriyoruz. Mekânı arşınlıyoruz. Yorulunca samimi çay masamıza dönüyoruz yeniden.
Tatlılar içimi baydı. Kim tuzlu bir şey ister?
Çok fazla yemişim. Biraz dolaşmam gerek. Sindirmeliyim yediklerimi.
İpin ucunu kaçırdım yine. Akşamı bir meyve ile geçiştirmeliyim.
Kahve içebilir miyiz? Çay servisine dâhil mi?
Yarım saatten fazla hareketsiz duramıyorum yerimde. Yazabilmek için düşünmem, düşünmek içinse hareket etmem gerek. Yanımda taşınmaktan eskimiş, kahverengi deri kaplı defterime notlar almalıyım. Kokuları, tatları, insan seslerini, notaları, ahşabın kokusunu, mermerin soğuk yüzeyini, adımlarımı atarken ayaklarımın altında ses veren parke kaplamaları yazmalıyım.
Orient Bar’a giriyorum. Duvarlardaki karanlık av manzaralı yağlıboya tabloları, zarif kesimli ışıltılı kristal avizeleri, parlatılmış pirinç tutamakları aklıma not etmeye çalışıyorum. Sonra ayaklarım beni Agatha Restaurant’a sürüklüyor. Günün bu saati bomboş. Yazarı bu restoranda yemek yerken, kahve içerken, romanının kurgusunu tasarlarken, karakterlerini oluştururken düşlemeye çalışıyorum. Pencere kenarındaki iki kişilik masada oturmuştur bence, bordo ağır kadife perdenin aralığından sokağı seyretmiştir. Sol köşede, herkesi gözlemleyebildiği ama kimsenin onu göremediği kör noktayı tercih etmiştir. Onun keskin bakışlarını üzerimde hissedip ürperiyorum. Beni yazsaydı hizmetçi mi olurdum, soylu bir İngiliz kadını mı, yoksa asilzadenin metresi mi, çok merak ediyorum. Yeşil elmas kolyeyi bana mı çaldırırdı acaba? Doğu Ekspresinde Cinayet adlı romanındaki cinayeti ben mi işlerdim yoksa? O romanı burada yazmış olmalıydı.
Agatha Christie’yi çağrıştıracak bir şeyler bulma umudu ile dövme demir ve ahşaptan yapılma, belki de dünyanın en estetik asansörü ile bir hayal gibi dördüncü kata süzülüyorum. Tahta kabinin oymalı kapıları Hereke yolluklarla bezeli upuzun, tek ucu bol ışıklı loş bir koridora açılıyor. Gözlerim kamaşıyor. Yanlış katta mı indim? Koridorun ışıklı ucundan bir karaltı yaklaşıyor. İyi seçemiyorum. Kuvvetli ışığın krem rengi duvarlarda yansıması gözlerimi alıyor. Aramızda ancak üç dört metre kalana kadar birbirimize doğru ilerliyoruz. Gözlerim ışığa alışmaya başlıyor. Kemikli, uzun boylu, yapılı bir kadın. Kırlaşmış saçlarını taşlı bir file ile tepesinde topuz yapmış, üzerinde gri kaşe bir tayyör var. Ve yakaları kolalı, son düğmesine kadar ilikli, beyaz farbalalı bir gömlek. Ben bu kadını bir yerden tanıyorum, ama emin olamıyorum.
Merhaba, diyorum.
Çekingen, merhaba, diyor. Türkçesi bozuk. Sonra ela pırıltılı gözleri elimdeki deri kaplı eski deftere takılıyor. Huzursuz.
Yazar mısınız, diyor. Yoksa benim hakkımda yazmaya mı geldiniz?
Sizi mi? Yok canım, arkadaşlarımla Pera Palas Oteli’ni gezip yazacaktık, ama…
İyi, oteli yazın. Lütfen benim özelime girmeyin, diyor emir veren, asabi bir ses tonu ile.
Krem rengi duvara yaslanıyor bir an, elleri bir şeyleri saklamak ister gibi yumruk yapılmış, suratı bembeyaz. Bir şeyler canını sıkmış olmalı. Bana bir şeyler anlatmak istiyor sanki.
Kendinizi kötü hissediyorsanız size içecek bir şeyler getirebilirim, diyorum.
Dur, gitme! Yanımda kalmanı istiyorum. Bana iyi geldin. Fazla oyalanmayalım koridorda, odama girelim, hemen şurada.
Oda kapısının üzerinde 411 yazıyor. İnanamıyorum. Bu onun odası gerçekten.
Korkma, şu ara kimse kalmıyor.
Başımı sallamakla yetiniyorum. Boğazım kupkuru, yutkunmakta zorlanıyorum.
Çay içelim mi, diyor kendini köşedeki kadife kaplı berjer koltuğa bırakırken.
Ardından duvardaki bir düğmeye basıp, konuşuyor. Hayal mi görüyorum? Beynimin oyunu mu bütün bunlar? Elimde ki deftere sıkıca yapışıyorum.
Herkes kayıp günlüğümün peşinde. Duvardaki çerçeveli anahtarı görüyor musun? Süpürgeliğin arkasına saklamıştım. Anahtarı bulduklarında çok sevindiler, kayıp günlüğümü bulabileceklerini zannettiler. Gri beyin hücrelerimin oyunlarını izlemek o kadar kolay zannettiler, şapşallar. Hafife aldılar beni. Anahtar yanlış bir ipucu idi. Anlayamadılar. Ölümümden sonra çıkan hiçbir haberi atlamadım. Eski kocam Archie’yi tanıyor musun, diyor acı bir tebessümle.
Evet, hatırlıyorum. Sizi Nancy Neele ile aldatan. Sizin gibi bir kişiliğe nasıl yapabildi bunu? Hayret doğrusu. Ne buldu o kadında?
Nancy hakkında konuşmak istemiyorum. Çok hırpalandım o günlerde.
Tüm medyanın peşinize düştüğü o on bir gün neredeydiniz gerçekten, neler yaptınız? Niye bulunduğunuz otele Teresa Neele adı ile giriş yaptınız?
Kendimi tutamayıp, dedikoducu meraklı kadınlar misali ardı ardına sıraladığım aptal sorular için pişman oluyorum hemen. Ne hakkım var ona üzüntülü günlerini hatırlatmaya? Yazık kim bilir neler çekmiştir, neler yaşamıştır bin dokuz yüz yirmi altı senesinin o kayıp on bir gününde. Tüm o muhteşem kurguları yapan kadın, nasıl oldu da kendi evinde dönen aldatma entrikalarını fark edemedi? Çok hırslanmış olmalı Archibald’a.
Kayıp olduğu o günlerde bir cinayete kurban gitmiş olabileceğinden korktu herkes. Cinayet Kraliçesi bir cinayete kurban gitsin. Olacak iş değil! Tüm şüpheler Archibald’ın üzerindeydi. Oysa Archibald çok rahattı, sağlam bir tanığı vardı, sevgilisi Nancy Neele. Agatha ile kavgalarının ertesinde kendini metresinin şefkatli kollarına atmıştı hemen.
Saçma sapan bir hastalık yapıştırdılar bana. Psychogenic fugue. Ağır depresyondan dolayı tamamen kim olduğumu unuttuğumu, otele kayıt yaptırdığım Teresa Neele adlı yeni kimliğin gerçek olduğuna sonuna kadar inandığıma hükmettiler. Bu kadar karmaşık, deli saçması bir şey uydurmalarına gerek yoktu. Yorkshire’da inzivaya çekilmeyi planladığım otele giriş yaparken resepsiyon memuru isminiz ne, deyince, paniğe kapılıp aklıma ilk gelen ismi söyledim. Teresa ananemin ismi ve Neele bildiğin gibi kocamın metresinin soyadı. Bu kadar basit bir gerçeği allayıp pullayıp hikâye yaptılar. Evet, itiraf ediyorum, kocamın acı çekmesini istedim. Öldüğümü zannetmelerini istedim. Ortaya çıkıp çıkmamakta karasızdım. Neyse unutalım. Hep benden bahsettik. Misafirime kabalık etmek istemem.
O sırada odanın kapısı vuruluyor.
Kim geldi acaba? Agatha oturduğu koltukta doğrulurken, eteğini düzeltiyor. Kocaman yüzüklü uzun parmakları ile topuzundan fırlamış birkaç tel beyaz saçı geri yerleştiriyor. Derin bir nefes alıyor. Ne kadar güzel bir kadın, ne kadar enteresan bir kişilik.
Kapıyı sen aç, kat hizmetlisini korkutmak istemem, diyor.
Ya, ben? Korkmadım mı zannediyorsunuz?
Sen farklısın. Hissettim. İçinden çıktığım kitaplarıma geri dönebilmek için birisinin yardımına ihtiyacım vardı. Sen gelmeseydin eğer, bu odada hapis kalmaya devam edecektim.
Doğu Ekspresinde Cinayet mi çıktığınız kitap?
Evet, bak masanın üzerinde. Kapağı açık halde duruyor. En son bu odada konaklayan misafir kitabı okuduktan sonra açık bırakıp gitmeseydi, çıkamazdım hiç. Neyse, bekletmeyelim kapıdakini…
Kapıyı açtığımda karşımda armalı koyu renk takım elbisesi içindeki asık suratlı kat hizmetlisi ile burun buruna geliyorum. Hafifçe kızarıp, kendini toparlıyor. Kapıyı mı dinliyordu, ne? Konuşmaları duymuş olmalı. Yan tarafta bekleyen tekerlekli servis arabasını kapının girişine doğru itiyor. Gerisini ben halledebilirim, deyip, arabayı içeri çekiyorum ve kapıyı usulca meraklı bakışların üzerine kapatıyorum. Agatha’nın oturduğu koltuğa yanaştırıyorum arabayı. Onun dalgın duruşu, beni çay servisini yapmaya mecbur ediyor.
Zarif işlemeli fildişi porselenlere çayı dolduruşumu izlerken, ince dudaklarını dişliyor Agatha. Onu zorlamamaya karar veriyorum. Anlatmak istediği kadarını dinleyeceğim. Soru sormayacağım. Belki en fazla cesaretlendirici birkaç sözcük… O kadar.
Sütlü içiyorum çayımı, diyor.
Biliyorum.
Kitaplarımı okur musun?
Hemen hemen hepsini. Ama en fazla kısa hikâyelerinizi seviyorum. Hepsi Türkçeye çevrilemedi ne yazık ki.
En sevdiğin karakter hangisi peki? Dedektif Poirot? Yok, bence sen en çok Roger Ackroyd’u sevmişsindir. Hatırladın mı?
Evet, nasıl unutabilirim. Kitabın sonuna kadar katilin anlatıcının kendisi olduğunu tahmin edememiştim. Sizin kıvrak zekânıza, anlatım gücünüze, espri yeteneğinize hayranım. Ciddiyim.
Olmadı ama konuşma döndü dolaştı yeniden bana geldi. Aşağısı kalabalık mı?
Evet, çay saati ya. Kanepelerden alır mısınız? Peynirli ve dilli getirmişler.
Yok, istemem. Teşekkür ederim. Yemekleri çok bozdular son zamanlarda. Eskisi gibi özenmiyorlar çay saatine. Midemi kaynatıyor pastane işi ucuz tuzlu kurabiyeleri. Birileri şikâyet etmeli. Ben yapamam, biliyorsun. Olay olur. Otelin adının Hayaletli Otel’e çıkıp, kapanmasını istemem benim yüzümden.
Biçimli elleriyle kavradığı fincanından çayını yudumlarken gözü duvardaki çerçeveli anahtara kayıyor yeniden.
Ne tür şeyler yazarsın?
Gündelik şeyler. Hayatın kendisi. Fazla özel olmayan şeyler. Yani yüzeysel.
Beni yerden yere vurmuşlardı bir zamanlar. Edebi değil yazdıklarım diye.
Ama kurgunuz tartışılamaz. Üstünüze yok bence.
Teşekkür ederim. Sen günlüğümün nerede olduğunu merak etmiyor musun? Bulup okumak istemez misin? O meşhur on bir günü nerede geçirdiğimi, neler yaşadığımı öğrenmek? Benim hakkımda her şeyi yazmak?
Ses çıkarmıyorum. İstemez olur muyum? Yanlış cevap vermekten korkuyorum. Birdenbire ayağa fırlıyor. Cebinden çıkardığı fildişi çerçeveli gözlüklerini kemerli burnunun üzerine yerleştirip, masadaki kitabın sayfalarını karıştırıyor gelişigüzel. Bir şey arıyor gibi.
Çok zor, biliyor musun?
Zor olan ne?
Zamana sıkışmak. Çareyi kitap sayfalarını dolaşmakta buldum. Hayattayken sıkıldıkça, bunaldıkça başka kurgulara, karakterlere geçerdim. Şimdi de bu kütüphane sağ olsun. Bunaldıkça başka kitaplara atlıyorum. Yazarların tesellisi, diyor.
En son günlüğünüzden bahsediyordunuz. Nerede olduğundan.
Bilmiyorum. Elindekinden pek farklı bir şey olduğunu zannetmiyorum, diyor defterimi işaret ederek. Seninkini okumak ister misin?
Cevap vermiyorum. Kim kendi günlüğünü başkası ile paylaşmak ister ki?
Gördün mü? Atmacalar gibi günlüğümü önlerine atmamı bekliyorlar. Yapamam. İçinde kendimle bile paylaşmaktan korktuğum şeyler yazılı. O yüzden çok gizli bir yere kaldırdım ve unuttum. Kendimi yorgun hissediyorum. Buraya ait hissetmiyorum kendimi. Kusura bakma, geri dönmek istiyorum artık. Kitaplıktan istediğin bir kitabı seçebilirsin. Bana söyleme, sürpriz olsun.
Royal marka eski tip daktilonun durduğu çalışma masasının üzerindeki kitaplıktan, rast gele bir kitabını seçiyorum Agatha’nın. Sürpriz olmalı, demişti. Kapağını açar açmaz, masaya tırmanıp, çevik bir hareketle kelimelerin, cümlelerin karmaşık dünyasına atlıyor.
Çok yazmalısın, çok çalışmalısın, diyor gözden yitip giderken.
Tek başıma kalakalıyorum tanımadığım bir yerde ne yapmam gerektiğini bilemeden. Kitabı kaldırıp yerine koymalı mıyım? Ya Agatha Christie’yi rahatsız edersem, vazgeçip kapağını kapatmakla yetiniyorum. Dışarıdan ayak sesleri yaklaşıyor.
Anne, nerelerdesin?
Hşşt, yavaş ol. Buradayım, diyorum kapıyı hafifçe aralayıp.
Ne işin var burada? Aşağıdan demediler mi, Agatha Christie’nin odası kapalı, gezilemez diye. Ya biri görseydi? Kocaman kadınsın. Yasak falan dinlediğin yok.
Tamam canım. Durup dururken girmedim ya bu odaya.
Tabi annecim. Kesin Agatha davet etmiştir. Sohbet de ettiniz mi yoksa? Neyse, hadi gel aşağıda bekliyorlar seni. Son çaylarımızı içip, kitapçıya gidiyormuşuz.
İsteksiz adımlarla kapıya gidiyorum, gözlerim son bir kez odayı tarıyor, daktilo, üzerinde kalemlerin durduğu çalışma masası, biraz önce dudaklarımıza götürdüğümüz çay fincanları, Agatha’nın vücut şeklini almış çiçekli kadife berjer ve hemen önünde ayaklarını uzattığı zarif oval puf. Masanın üzerindeki kitaba kayıyor gözüm. Arasından çıkmış bir defter kenarı görüyorum. Kızım söylenerek giderken, ona fark ettirmeden son bir hamle ile defteri kitabın içinden hafifçe dışarı çekiyorum, Kendime Sevgilerle, yazıyor zarif bir el yazısı ile eski defterin bir köşesinde. Bu kadarı yetiyor. İtinayla eski yerine, kitabın arasına itiyorum Agatha’nın günlüğünü. Yazar ve defteri kesinlikle bir arada kalmalı. 411 numaralı odanın kapısını kapatıp, kızımın ardından acele adımlarla asansöre doğru ilerliyorum.
Yorum Gönder